Perşembe , Eylül 18 2014
Anasayfa / Gündemim / Aliya Izzetbegoviç ve mücadelesi

Aliya Izzetbegoviç ve mücadelesi

aliya-izzetbegovic1992-1995 Bosna Savaşı’nda anahtar rol oynamış olan Aliya İzzetbegoviç, Sırp katliamında halkı için yaptığı fedakarlıklar ve mütevazı yaşamı ile tam anlamıyla bir örnek şahsiyet olduğunu dünyaya kanıtlamıştı. Bosna halkı tarafından ‘Baba’ olarak da isimlendiriliyordu.

Aliya bir barış adamıydı

Bosna-Hersek 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa’nın göbeğinde unutulmaz bir vahşete tanıklık etmişti. İzzetbegoviç, savaşın ardından, Bosna-Hersek’in Yugoslavya’dan bağımsızlığını kazanmasında büyük bir rol üstlenmiş ve Batı dünyası ile İslam ülkelerinin desteğini kazanmıştı. Kasım 1990’da ikinci tur seçimlerde yüzde 44 oyla Bosna-Hersek’in ilk devlet başkanı seçilen Begoviç, bu görevi 2000 yılındaki üçlü devlet başkanlığı dönemine kadar sürdürdü. İzzetbegoviç daha önce yaptığı açıklamalarda istifa gerekçesinin sadece sağlık sorunları olmadığını, Avrupa’nın kurduğu Bosna yönetiminin Müslümanlar’a baskı uyguladığını ve kabul edilemeyecekleri tavizlere zorladığını dile getirmişti.

Tarih tanığını kaybetti

Bu yüzyılın başlarında Hind yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı’nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında İzzetbegoviç de Batı İslamı’nın soluğu olmaya aday bilge bir kişiliktir. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin Müslüman bilge düşünürlerinden biridir. İzzetbegoviç’in “Doğu ve Batı Arasında İslam” adlı eseri onun entellektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini ortaya koyuyor. Aliya İzzetbegoviç’in hatıraları “Tarihe Tanıklığım” adı altında geçen hafta içinde Klasik Yayınları tarafından okuyucularına sunulmuştu.

TBMM Başkanı Bülent Arınç, Aliya İzzetbegoviç’in dolayısıyla bir taziye mesajı yayınladı. Arınç, mesajında, sadece Bosna halkının değil, dünyanın bir “bilge kralı” kaybettiğini belirtti.

Mücadele adamı: ALİYA

BİLGE kral Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925’te doğdu. 24 yaşında İslâmcılık suçlaması ile 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültelerini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında yazdığı İslâm Manifestosu adlı bir kitap, 1983’te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi. 1989 yılında Yugoslavya’nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında İslam Manifestosu’nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç’in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu. İzzetbegoviç’in, komünist dönem Yugoslavyasında cezaevinde geçirdiği yılların, sağlık problemlerinin artmasına yol açtığı belirtiliyordu. (Yenişafak – 20,10,2003)
————————————————

Onu savaşta tanıdım

(21-29 Ekim 2003 – Yeni Şafak – Mehmet Koçak)

Onu hep uzaklardan duyardım. Genç bir gazeteci olarak dış politikaya yeni yeni ilgi duymaya başlamıştım. Balkanları dergi ve kitaplardan öğrenmeye çalışıyor, Almanya ve İsviçre başta olmak üzere, Balkanlardan gelenlerin kurdukları teşkilatlara giderek bölge ile ilgili bilgi alıyordum. Yugoslavya’yı meydana getiren Cumhuriyetlerden Hırvatistan, Bosna Hersek, Kosova, Sancak ve Makedonya’dan kaçarak Avrupa ülkelerine sığınan siyasi öncülerle buluşup siyasi faaliyetleri öğreniyor ve örgütleri tanıyordum. Bosna müslümanlarının mücadeleleri sözkonusu olsun da, Ali izzet Begoviç adı zikredilmesin; mümkün değil. Halkına kendini adamış, İnanmış samimi bir müslüman olduğu için defalarca mahkemeye çıkarılmış, 9 yılını zindanda geçirmiş olan bu ‘İslamcı lider’ hep sembol isimdi.

Aliya ile karşılaşıyoruz

Onunla tanışmayı, fikirlerinden yararlanmayı çok istediğim halde bir türlü gerçekleştirememiştim. Bosna-Hersek’in dağılan Yugoslavya’dan ayrılmasından sonra Sırp canileri tarafından tarihde eşine zor rastlanan soykırımı hareketinin başlatıldığı sıralarda, 4 Aralık 1993’te tüm zorlukları aşarak kuşatma altındaki Saraybosna’ya İgman Dağı üzerinden girmeyi başardım. Cumhurbaşkanı Begoviç’in Başdanışmanı Osman Brka’ya Viyana’da, Saraybosna’ya geleceğimi söylediğimde inanmamış olmalı ki, Saraybosna’da beni karşısında bulduğunda şaşırmıştı..

Osman Brka, Aliya İzzetbegoviç’e benden bahsetmiş, Bosna ile ilgili çalışmalarımı anlatmış. İzzetbegoviç de, “Biz ateş çemperi içinde yaşarken, bizi hatırlayıp bunca zorlukları göze alarak geldiğine göre, mutlaka görüşelim” demiş. Şehri çevreleyen tepelere yerleşen Sırplar, Saraybosna’yı sürekli bombalıyorlardı.

Günde takriben 300 top mermesi şehir merkezine düşüyordu. Cumhurbaşkanlığı binası, seçilen hedeflerin başında geliyordu. Buna rağmen İzzetbegoviç, Başbakan Haris Silayiç ve Cumhurbaşkan Yardımcısı Eyüb Ganiç başta olmak üzere müslüman Boşnak halkının siyasi öncüleri bu binada çalışmalarını sürdürüyorlardı. Osman Brka ile Cumhurbaşkanlığı sarayındayız. Çalışma odasının girişinde Aliya İzzetbegoviç’in oğlu Bâqır Begoviç bizi karşıladı. Onunla Viyana ve Cenevrede önceden görüştüğüm için, tanışıklığımız vardı.. Nihayet kapılar açıldı ve Aliya İzzetbegoviç bizi ayakta karşıladı ve kucakladı. Karşımdaki insan, içinde bulunduğu çetin mücadele-savaş şartlarına ve ilerleyen yaşına rağmen dimdik ayakta ve kararlıydı. Dışarıda çatışma sesleri hiç kesilmediği gibi zaman zaman yakınımıza top mermileri düşüyordu. Her an bir top mermisi başımıza da düşebilirdi.. Böyle bir ortamda süren sohbetimizde, dünyadaki değişimler ve Balkanlarda meydana gelen olayları tartıştık. Onun olaylara bakışı, tarihi bilgisi ve gelişmeleri değerlendirme tarzı beni ciddi manada etkilemiştir. Onunla sonraki yıllarda defalarca biraraya geldim. Önemli konuları tartışıp fikirlerine baş vurdum. Kıymetli fikirlerinden çokca istifade ettim.

Münevver bir liderdi

Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan İzzetbegoviç, bütün baskılara rağmen boyun eğmeyen ve inandığını hiç çekinmeden her yerde savunan bir insandı. İslamî kimliğini her zaman ve mekanda sergilemekten çekinmeyen, inancından taviz vermeyen bir şahsiyet idi.. Bu tavrını Mahkemelerde yargıçlara karşı olduğu gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluşların düzenlediği toplantılarda da ortaya koymuştur. Bunların birine ben de şahid oldum. 4-5 Aralık 1994’te Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de gerçekleştirilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesinde, 52 ayrı ülkenin Devlet veya Hükümet başkanının katıldığı toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider o idi. Genç yaşta başlattığı siyasi çalışmalarında, o, her zaman asimile edilmek istenen milletini, öz kimliği olan İslam kültürüyle ayağa kaldırmanın mücadelesini vermişti. O hep zoru ve çileyi seçti. Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesiyle Sırp ve Hırvatlar tarafından yeryüzünden silinip toprakları işgal edilmek istenen Müslüman Boşnak halkı tarihinde ilk defa bağımsız bir ülke olarak semalarında bayrağını çekip kendi ordusunu kurmaya muvaffak olmuşsa, bunda şüphesiz Aliya ve arkadaşlarının çok büyük rolü olmuştur.

Zoru ve çileyi seçti

O sadece siyasi bir lider değil, Bosna halkının sembolü karizmatik bir liderdir de. Denilebilir ki, Bosna Davası, Aliya sâyesinde büyüdü. Aynı şekilde, Aliya da Bosna Buhranı ile.. Bosna Trajedisi ortaya çıkmasaydı, Aliya, belki de zaman değirmeninin içinde ufalanıp giden nice tefekkür ve eylem adamlarından birisi olarak, kaybolup gidecekti.. Ama, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan korkunç boğuşma içinde; Bosna, Aliya sâyesinde kendi öz kimliğine uygun bir çizgi izlemek bahtına kavuştu ve Aliya da, inanç, fikir ve eylemlerinin uygulama alanı olarak bulduğu, bağımsız olmak için çırpınan bir müslüman halk ve bir müslüman toprağına..Onun için de, Aliya’nın şahsında, aslında bütün bir Bosna ve hatta Balkan tarihi, ve özellikle Balkan müslümanlarının 500 yıllık sergüzeştlerinin tarihi vardı..

ALİYA’NIN KİŞİLİĞİ

Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna ve korumalarına, arabaya bindikden sonra söylerdi. Dini istismardan çok korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün.. Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı adımlarla camiye koşuyordu. Ben de daha güvenlikli bulduğum için Cuma namazını Gazi Hüsrev Bey camiinde kılmaya karar verdim. Cami, savaşa rağmen tıklım tıklım doluydu. Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görevler ayağa kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, “burası Allah’ın evidir. Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır. Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslamı inşallah çiğnetmeyeceğiz… Hocam lütfen hutbeyi tamamlayın!” demişti. Aliya’nın o tavrıyla bütün cemaat duygulanmıştı..

Emekli maaşıyla geçinirdi

Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı… Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı… Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kacınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı. Mutevazi ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu. Hayatı boyunca, Allah’a ve İslama göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü..

Boşnakların şanlı direnişi

Aliya’yı her ziyaret edişimin ardından, günün olaylarını değerlendirip, geçmişten günümüze Balkanlardaki değişimleri ve müslüman Boşnakların varolma mücadelesi ile Aliyaínın bu mücadeledeki rolünü araştırdım. Her fırsatta sorular sorardım. Aliya büyük bir sabırla bu sorularıma cevap verirdi. Kısacası Onu tanımak ve ruh dünyasının inceliklerini sezmek için onun tefekkür dünyasında girmeye çalıştım.

Bu yoldaki her adım atışımda, gördüm ki o bir derya, ve o bir sabır taşı. Bir dafasında bana, ësenin soruların beni yeniden tarihe getiriyor. Her tefasında geçmişi hatırlıyorum ve bütün bir tarihimiz gözümün önünde canlanıyor.. Ve, geçmişi hatırladıkca geleceği daha iyi görebiliyorum. ‘Nereden nereye’ diyerek ufkum genişliyorî demişti. O zamanlar aldığım ses kayıtlarını yeniden dinliyorum ve notlarımı yeniden okuyorum . Onunla olan beraberliğimi bir kazanım ve bir güzel talih olarak kabul ediyorum. Yeni Şafak için hazırladığım bu dizide . Yakın gecmişimizde Balkanlarda yaşananlar, Sırp çetnikleri ve Hırvat Ustaşaların yaptığı zülümler ve bunlara karşı milletçe inanç değerleriyle varolma mücadelesi veren müslüman Boşnak halkının şanlı direnişini bulacaksınız. Ayrıca Aliyaínın kendi ağzından gençliğini, Müslüman Gençler Teşkilatı’na katılışıyla başlayan cile dolu hayat mücadelesini ve Onun Önderliğinde Bosna’da yükselen bayrağı okuyacaksınız.

‘Büyük dedem bir Osmanlı subayıydı’
“Genç Müslümanlar Teşkilatı, özgür Bosna’nın temelidir”

Aliya İzzet Begoviç ailesini ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: ‘Ailem, 1868’e kadar Belgrad’da yaşadı. O yıllarda Sırplar’ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman aileler yavaş yavaş Belgrad’ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi Belgrad’da Osmanlı Ordusu’nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad’dan Bosna-Hersek’in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac’da toprak satın alarak yerleşmiş ve Şamac’ın adı da artık, Aziziye olmuştu. Çünkü, zamanın Osmanlı Sultanı Abdulaziz Belgrad’da Sırplar’ın taşkınlıklarından rahatsız olan Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba oluşturmaları emrini emrettmişti. Böylece Müslümanlar’dan oluşan yeni bir kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar Belgrad’da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz’in bu girişimiyle Müslümanlar’ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı Aziziye ve Aşağı Aziziye diye ik bölüm halinde anılmış…

Vali dedem Sırpları kurtardı

Benim dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya Savaşı’nda Aziziye’nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot aktarayım.. Haziran 1914’te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand’a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesi ardından Avusturya, Bosna-Hersek Başkomutanı emriyle tüm ülkede Sırplar’ın evinde arama yapılma ve şüphelilerin gözaltına alınmasını emretmişti. Bu emirle Aziziye’ye de gelmişlerdi. Aziziye’de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyorlardı. Dedem vali olarak müdahale etti ve askerlere “Bu sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin. Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın” demişti. Aziziye’deki Avusturya askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp’ı serbest bırakmıştı.

Ölümün eşiğinden döndüm

Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa’lar) tarafından işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Ailem de 1927’de Saraybosna’ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna’da okuyordum. 1944 yılı Haziran ayı idi. ‘Ustaşa’lar, beni hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu’na almak istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanlar’ın yoğunlukta olduğu Gradaçac kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac’a varmadan, Sırp milliyetçileri (Çetnikler) tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargahlarına götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni sorguladılar. Hırvatlar’ın Aziziye’yi işgali üzerine Saraybosna’ya taşındık. Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac’a kaçmaya karar verdiğimi söyledim. Çetnikler’in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle “Bunu öldürmeyin!” dedi. Gerekçesi ilginçti: “Bunun dedesi Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Sırplar’ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak Albay ısrar edince beni bıraktılar.

Gençlik yıllarım ve Genç Müslümanlar Teşkilatına katılışım
Gençliğiniz nerelerde ve nasıl geçti?

Ailem 1927’de Saraybosna’ya geldiğinde ben 2 yaşımdaydım. Aziziye’deki günlerimi hatırlayamıyorum. Ancak daha sonraki yıllarda yazları amcalarımın yanına giderdim. Orada hâlâ birçok akrabamız var. Eski Yugoslavya döneminde Saraybosna’da orta öğrenimimi tamamladım. Almanya’nın yardımıyla 1941’de kurulan Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altında bulunan Saraybosna’da 1943’te liseyi bitirdim. Hırvatlar beni askere almak isteyince Saraybosna’dan kaçtım ve Gradaçac’a gittim. Çünkü o tarihde Bosna Hersek’in büyük bir kısmı Faşist Ante Paveliçíin Almanlar’dan aldığı yardımla kurduğu ‘NDH’ Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altındaydı. Kuzeydoğu Bosna’nın bir kısmını Müslüman milisler, diğer bir kısmını Sırp Çetnikler kontrol altında tutuyordu. O zaman Sırplar’ın en büyük düşmanı Hırvatlar olduğu için Sırplar Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Sırplar, ‘Müslümanları zorlarsak Hırvat ordusuna katılırlar’ diye korkuyorlardı. ll. Dünya Savaşı’nda Kuzey Bosna’da yanı sıra Breçko, Aziziye (Şamaç) ve Modrica bölgelerinde Sırplar tarafından Müslümanlara yönelik bir katliâm duymadım.

Saraybosna’ya ne zaman döndünüz?

1943’ten 1944’e kadar Gradaçac’da gizlendim. Arasıra Saraybosna’ya gizlice gider gelirdim. 1945’te Partizanlar (Tito’nun ordusu) Saraybosna’ya hakim olunca ben de Saraybosna’ya döndüm. 6 Nisan 1945’te Partizanlar evime geldi. Tifo hastalığına yakalanmıştım, ayağa kalkacak halim yoktu. Beni askere almak için gelmişlerdi fakat yatalak olduğumu görünce “İyileşince askerlik için teslim ol” dediler. Gitmeyince bir hafta sonra tekrara geldiler ve beni askere aldılar. Zor bir askerlik yaptım. Askerliğimin sonuna doğru, 1 Mart 1946’da bir asker olarak tutuklandım. İddianame’de ‘Mladi Muslimani’ (Genç Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito’nun fikirlerini eleştirmek ve onun fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar’a karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almıştı.

Doğru muydu bu iddialar?

İddialar doğruydu. Beni çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan Hırvat Ustaşa’ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından korkuyordu.

Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. İşte ben de bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandım. Başlatılan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.

İSLAM’IN HOŞGÖRÜSÜNÜ ANLATIYORDUK

Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’nın kuruluşu ve amaçları hakkında bilgi verir misiniz?

Aliya, bir görüşmemizde gençlik yıllarından ve içinde yeraldığı “Genç Müslümanlar Teşkilatı”ndan anlatıyordu. Tam o sırada cüzdanını açıp içinden küçük resim çıkartı. Siyah-beyaz bu küçük resmin arkasına düşülen notu okuyacağı sırada gözleri doldu. Gözyaşlarını sildikten sonra okumaya başladı: (Müslüman Boşnak gençleri tarafından kurulan Genç Müslümanlar ‘Mladi Musilmani’ Teşkilatı’na katıldığım yıl, mücadele arkadaşlarımla bir hatıra.. Tarih 14 . 05. 1943) Aliya sonra teşkilata öncülük ettikleri için idam edilen üç şehid arkadaşı ve hayatta olmayan arkadaşları için fatiha okudu.

Mladi Muslimani ll. Dünya savaşından önce kuruldu. Sadece Yugoslavya’da değil Avrupa kıtasına yayılmış ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yaşamaya mecbur kalmış Boşnak, Arnavut ve çeşitli ırklara mensup Balkan müslümanlarının katılımıyla kurulmuş ise de, teşkilatın öncüleri Boşnak Müslümanları idi. Kısa zamanda tüm Avrupa’da örgütlenmeyi başarmıştı. O zamanlar 16 yaşımdaydım. 1939’da teşkilata karşı başlatılan saldırı, yargı ve yasaklamalar ile teşkilatın lideri olan Mehmed Spaho’nun öldürülmesi ile teşkilat büyük darbe aldı ve başsız kaldı. Bosna Hersek toprakları çoktan paylaşılmıştı. Müslümanlara karşı bir yok etme hareketi başlatılmıştı. Müslümanların malları ellerinden alınmış ve evleri ateşe verilmişti. Bir yanda, Hırvat Ustaşalarının , diğer yandan Sırp Çetniklerinin saldırıları karşısında Müslüman Boşnak halkı, her şeylerini bırakıp belli bölgelere çekilmişti. Müslüman Boşnak halkının varlığını korumak amacıyla ‘Mladi Muslimani’ kuruldu. Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)’nin kurulmasının tarihi sebepleri vardı. Milletçe yaralıydık ve Osmanlı’nın bölgeden çekildiği günden beri hep horlanmaktaydık. Topraklarımız gasp edildi. Bu olaylar karşısında yaralarımızı sarmamız lazımdı. Halkımıza geleceğe ümitle bakabilen canından, malından ve namusundan emin olabilecek bir ortamın sağlanması gerekmekdeydi. Bunun için mutlaka teşkilatmamız gerekmekteydi ve âğabeylerimiz bunu yapmıştı.

Siz kaç yılında teşkilata katıldınız?

Lise ikinci sınıftayken 1940’da teşkilata üye oldum. Belgrad Üniversitesi’ne devam eden ve teşkilatın önde gelenlerinden Tarık Muftiç, Esad Karadozoviç, Nusret Başagiç ve Emin Granov’la tanıştım. Üyelerin büyük bir kısmı Saraybosna Lisesi öğrencileriydi. Beraber olduğum Eşref Çampara ve (daha sonra şehîd olan) Muammer Sadoviç ile faaliyetleri tartışıyor ve fikirlerimi geliştiriyordum.

Teşkilat nasıl çalışıyordu?

Teşkilatta yaptığımız görev dağılımında Liseliler ve Üniversiteliler diye iki ayrı grupa ayrıldık. Aralık 1940’da yaptığımız bir toplantıda ilk defa biraraya geldik. Ocak ve Şubat aylarındaki toplantılarda Boşnak halkının içinde bulunduğu sıkıntılar ve çıkış yolları tartışıldı. İslam’ı daha iyi anlamak için İslam dini dersleri başlatmıştık. Avrupalıların İslam’a bakışı ve Haçlı Seferleri’nin sebepleri ve Müslümanlara karşı başlatılan yok etme kampanyalarının sebepleri, en çok tartışılan konularımızdı. O tarihte İslam ve Müslümanlar aleyhinde büyük bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Müslümanım demek suç olmuştu. Aleyhimizdeki bu yoğun kampanyaya karşı kendi başımıza İslam’ı öğrenmek ve İslam’ın hoşgörüsünü tanıtabilmek için yazılar yazmaya çalışıyorduk.

“Gizlice İslami eğitim alıyorduk”

İstanbul-Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanları için çok önemli olan ve İkinci Dünya savaşı yıllarında kurulan Genç Müslümanlar Teşkilatı’nın Komünist Sırp yönetiminin baskıları ve Sırp gizli servisinin takiplerine rağmen Boşnak gençler arasında yayılıp örgütlendiğine ilişkin ilginç anekdotlar anlatıyor. İzzetbegoviç, 16 yaşında girdiği Genç Müslümanlar Teşkilatı’ndaki fikri çalışmaları şu sözlerle anlatıyor:

“O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir hayranlık duyduğum ‘İslam Işığında’ adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç’in yazdığı ‘Hz. Muhammed ve Kur’an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300 sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir uslûbla yazılmıştır. Bu ve benzeri kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren ‘Kalaycı’ Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak İslam’ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul bulmuş oldu.”

Aliya İzzet Begoviç, Mladi Müslümani(Genç Müslümanlar Teşkilatı)’nin kuruluşunu, yapısını ve faaliyetlerini anlatmaya devam ediyor:

İlk lideriniz kimdi?

Teşkilat 1941 yılının Mart ayının sonunda Yugoslavya Krallığı’nın parçalanmaya başladığı ortaya çıktı. O zaman biz Saraybosna’da Genç Müslümanlar Teşkilatı olarak ilk genel kurulumuzu topladık. Genel Kurulda teşkilat resmen ilan edildi. Genel Kurula 50 üyemiz katılmıştı. Çünkü herkes katılmaya korkuyordu. O zamanki anayasa gereği, genel kurulumuza bir polis katıldı. Kurulumuzun açılış konuşmasını Tarik Muftiç yaptı ve ilk liderimiz o oldu. Genel Kurul’umuzdan 15 gün sonra savaş patlak verdi. Genel kurul kararları,yeni yönetim kurulu protokolü ve yeni tüzük mahkemeye verilemedi. Şavaşla birlikte işgal geldi ve Bağımsız Hırvat Devleti ilan edildi ve Ustaşa’lar (Hırvat Milliyetçileri) yeni bir hükümet kurdular. Hitler Almanyası’nın desteğinde olan bu hükümet, Hitleri örnek alarak örgütlenmeye başlamıştı. Hükümete bağlı ”Genç Ustaşalar Teşkilatı” kuruldu.

Ustaşaların amacı neydi?

Bu örgütün hedefi tüm Hırvat ve müslüman gençleri çatısı altında toplamak ve ilan edilen Bağımsız Hırvat Devletinin ordusuna katmaktı. Kimseye sorulmadan tüm gençler kaydedilmiş ve toplantılara zorla getiriliyorlardı. Oluşturulan eğitim kamplarında ideolojik seminerler veriliyordu. Büyük Hırvatistan hayali taşıyan bu eğitim seminerlerinde müslüman Boşnakların aslen Hırvat oldukları ve Osmanlılar tarafından zorla müslümanlaştırıldıkları israrla vurgulanıyordu. Beni ve benim gibi çok sayıda müslüman genç bu kamplarda verilen eğitimlere katılmak zorunda bırakılmıştı. Ancak biz birbirimizi tanıyorduk ve Hırvatların oluşturduğu gençlik kamplarında gizlice biraraya gelip İslami eğitim ve teşkilatlanma dersleri yapıyorduk. Onların seminerleri hiçbir arkadaşımıza tesir etmiyordu, çünkü biz onların amaçlarını çok iyi biliyorduk.

Hırvatlar teşkilata nasıl bakıyorlardı?

İnanır mısınız, o günlerde yaptığımız gizli çalışmalar sayesinde sayımız hızla çoğaldı. Elbette Hırvatlar bizim gizli çalışmalarımızı tesbit etmişti, ancak ‘onlardan kaçıp, sırpların safına geçeriz..’ korkusundan varlığımızı bilmiyorlarmış gibi görüntü veriyorlardı. Ayrıca onlarla bir ortak yönümüz vardı; biz de onlar gibi komünistlere karşıydık. Saraybosna Üniversitesi ve liselerde müslüman gençlik arasında örgütlemeyi tamamlamış evlerde gizlice sohbet toplantıları düzenliyorduk. Yani, vaziyete hakimdik. Ancak rahat değildik ve illegal idik. Bazı arkadaşlar teşkilatımıza resmiyet kazandırmak için bazı girişimlerde bulundu ise de Hırvatlar müsaade etmediler. Bu durumlar karşısında, bazı arkadaşlarımız, imamlar tarafından 1930’larda kurulan ‘El’Hidayeh’ teşkilatına katılarak resmiyet kazanmamızın doğru olacağını savunmuşlardı… Bu teklife ben ve bir grup arkadaş karşı çıktık. Çünkü bu teşkilat imamlar tarafından kurulmuş ve çok pasifti. Teşkilatın başında büyük alim Mehmet Efendi Hanciç vardı, ancak bu teşkilatın adı var, hiçbir etkinliği ve gücü yoktu. Onlara katılırsak biz de pasifleşir ve mücadele azmimizi kaybederiz diye düşünüyorduk. Bazı arkadaşlar bu teşkilata katıldı ve yöneticilik aldılar. Neticede biz haklı çıktık ve onlar da daha sonra bu teşkilattan ayrıldılar.. Biz arkadaşlarımızla ‘Merhamet’ adlı teşkilata katıldık. Müslümanlar tarafından kurulan bir yardım teşkilatı idi. Biz burada Genç Müslümanlar Teşkilatını yeniden örgütlemek ve savaş sebebiyle mağdur kalmış müslüman ailelere sahip çıkmak için bazı çalışmalar başlatmıştık. Önemli ve faydalı şeyler de yapmış olduk. Ancak imkanlarımız çok sınırlı idi.

Müslümanlar olarak ayakta kalabilmeyi neye borçlusunuz?

Biz o zamanki şanlı mücadelemizin bu günlere gelişimizde büyük rolü olduğu inancındayım. Biz mensubu olduğumuz mukaddes dinimiz İslamla varlığımızı sürdürebileceğimize inanmıştık ve öyle de oldu. Bu şuna benzer: Bir çiçek düşünün, eğer onun köklerini keserseniz; o,topraktaki gıdayı ve suyu alamaz. Bir süre yaşar ve sonunda kurur ve en ufak rüzgar, onun alır kötürür. Kısacası Müslüman Boşnak halkının geleceği İslam’dadır. Bu benim değişmez, sâbit fikrimdir.

Faşist Ustaşalara da karşıydık

Mladi Müslümani olarak, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşistlerle işbirliği yaparak katliâmlara katıldığınız iddiaları doğru mu?

Kesinlikle doğru değil, Sırplar ve Hırvatlar karşılıklı katliamlar yapıyorlardı. Biz Komünistlere olduğu kadar Faşistlere de karşıydık. Bu nedenle ne Hırvatların yanında yer aldık ve ne de Sırpların. Bize göre ikisi de birdi. Ancak hem Sırplar ve hem Hırvatlar işgal ettikleri bölgelerdeki müslümanları zorla askere alıp cepheye sürmüşlerdi. Bu zoraki olan bir hadiseydi. Yani, hiçbir müslüman gönüllü taraf olmamıştır. Biz müslüman Boşnaklar kendi kimliğimizi korumanın mücadelesini veriyorduk. Elbette savaşın içindeydik ve savaşla ilgimiz olmadığı halde en çok zarar görenlerden birisi de biz olduk. Hırvatlar ve Sırplar bizi kendilerine çekebilmek için bazı belediyelerde görevler teklif ettilir; ancak hiçbir Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi bu görevleri kabullenmedi. Ve hiçbir üyemiz faşist Ustaşaların SS ordusuna katılmadı. çoğunluğumuz asker kaçağı idi. Biz Hırvatlar tarafından Sırplara karşı yapılan katliâmları sürekli kınadık. Biz Hırvat ve Sırpların sivil halka yönelik katliâmlarını kınayan bir bildiriye teşkilatımızın imzasını bile koyduk.

Af dilekçesini İMZALAMAYI reddettim

Dizinin bu bölümünde Aliya İzzetbegoviç, 1946’daki ve 1983’deki tutuklamaları, hapiste geçen uzun 9 yılın öyküsünü anlatıyor. Ayrıca, 1970’de kaleme aldığı ünlü “İslami Deklarasyon”unTito rejimi üzerindeki etkisine değiniyor:

“Savcıların gözleri dönmüştü”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Tito rejimi Hırvat Ustaşalarını ve onlara katılan müslümanları cezalandırmıştı. Burada bir ayırım yapmaları lazımdı, yapmadılar. Çünkü, Hırvatlar gönüllü idi, müslümanlar ise zorla orduya alınmıştı. Bizim davalar ise 1 Mart 1946’tan sonra başladı. Genç Müslümanlar’ı, gruplar halinde ve sistemli şekilde yargıladılar. Birinci grup 1946’da; İkinci, Üçüncü grup 1947’de, dördüncü ve beşinci gruplar 1948’de ve son tutuklama 1949’da yapıldı. Hiç unutmam, savcı “Bunlara öyle ceza verelim ki bir daha böyle bir şeyi düşündükleri zaman damarlarındaki kanları buz tutsun” diye haykırıyordu.

Yargılamalar nasıl geçti?

Ben ve arkadaşım Necîb, Sagirbegoviç askeri mahkemede yargılandık. Ben 21, Necib, 23 yaşındaydı. Ben 3 yıl, Necip 4 yıl ceza aldı. 1946 -1949 yılları arasını hapiste geçirdim. Bizi Zenitsa cezaevinden Stolac’a, ordan da Bele Cezaevine gönderdiler. 6 ay sonra ailem yerimi öğrendi, binbir zorluktan sonra görüşme müsaadesi alabildi. Biz ormanda çalışıyor, Devlet’e kereste hazırlıyorduk. İyi çalışmamız için verilen ekmek arttırıldı, süt vermeye başlanmıştı. Pranga mahkumu gibiydik. Akşam yorgun olduğumuz için bir kenarda yığılıp kalıyorduk.

‘İslam Bildirisi’ nasıl kaleme alındı?

1970’de müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak ‘İslam Bildirisi’ni kaleme aldım. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya müslümanlarına değil, tüm dünya müslümanlarına hitap ediyordu. Çağrımda müslümanlara yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam’da şuûrlanmayı işlemeye çalıştım. Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuûrlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket etmiştim. Bildiri Yugoslavya’da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokca tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza evinde yazdığım “Doğu ve Batı arasında İslam” kitabım da öyle oldu. Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983’te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi arkadaşımla yeniden tutuklandım, 14 yıla mahkum oldum.

“Affedilmem için yalvarmam istendi”

6 ay sonra itirazda bulunduk, cezamızın hafifletilmesini istedik. Fikir suçlusu olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştık. Ancak 14 yıl 12 yıla indirildi. Bir kere daha dilekçe vererek cezamızın hafifletilmesini talep ettik. Bu sefer 9 yıla indirildi. 1987’de halen sebebini anlayamadığım bir olay oldu. Zamanın ‘Af Komisyonu’ Başkanı Zdravko Durişiç evime mektub göndererek iki kızımı yanına çağırdı. Onlara ‘Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest bırakacağız’ diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızlarım sevinç dilekçeyi imzalamamı istediler. Dilekçede ‘Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla uğraşmayacağımı garanti ederim’ ifadesi vardı. Asla kabul edemiyeceğim dilekçeye imza atmamı istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekde yeni bir örgütlenmeye girişeceğimi iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddetim. Kızlarım üzüldü, onlara durumu izah edince gerçekleri anladılar. Kasım 1988’de dış ülkelerin baskısıyla alınmış bir karar bana ulaştırıldı. Yugoslavya Parlamentosu beni affetmiş. Demokratik ülkelerin ve İslam ülkelerinin baskılarının bu afta büyük rolü olmuşdu. İslam ülkeleriyle ticareti geliştirmek isteyen Yugoslav yönetimi bu karara varmış, serbest kalmıştım..

Yaşlanmıştık, ama içimizdeki ateş çok gençti

1989’da hapisten çıkar-çıkmaz ziyaretime gelen arkadaşları uyardım. Yugoslavyanın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları gecikmeden başlatmamız gerektiğini söyledim. Bazıları “tekrar hapse atacaklar seni, gel bu işlere girme!” dedi. Bazıları ise, benim gibi düşünüyorlardı. Ben ve arkadaşlarım korkmuyorduk. Zira, hiçbir zaman korkuyla arkadaş olmamıştık. Mladi Muslimani Teşkilatı eski üyeleri ile yeniden biraraya geldik. Aradan yıllar geçti ve artık hepimiz yaşlanmıştık. Ancak, içimizdeki ateş çok gençti. Milletimiz için bize bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün bilinci içinde yeniden yola çıktık. Tam bir yıl sonra 1989 Kasım’ında partiyi kurduk. Ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdim. Bu nedenle Kasım ayı benim için önemli bir aydır. Ve bu olaylar hep birer yıl arayla gerçekleşti.

DOMUZ ETİ YEMEYE ZORLADILAR

Cezaevi şartları nasıldı?

Cezaevi şartları çok ağırdı ve büyük bir baskı altındaydık. Buna girersek uzun sürer ve kitaplar yazılır. şartlar çok zordu, insanlık dışı muamele vardı. İbadet yapmamız yasaktı, domuz eti yemeye zorlandığımız zamanlar olmuştur.

Olayları oradan nasıl değerlendiriyordunuz?

Çıkmamıza birkac yıl kalmıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu ve çeşitli ülkelerde faaliyet gösteren insani kuruluşlar Yugoslavya’daki cezaevlerinde süren insanlık dışı zulmü biliyorlardı. Her hafta heyetler geliyor ve incelemeler yapıyorlardı. Yugoslav yönetimi bu kuruluşlara şirin görünebilmek için habishanelerdeki şartları değiştirdiler ve odalara televizyon almamıza ve dışarıdan gazete getirtmemize müsaade edildi. Ondan sonra dünyanın yeni bir değişime gebe olduğunu daha iyi anladık. Televizyon haberlerinde hürriyet ve insan hakları programları yer almaya başlamış, ABD ile Rusya ve Avrupa ülkeleri arasında ziyaretler sıklaşmıştı. Gorbaçov’un mesajları ve Perestroika fikri Sovyetlerin tıkandığını ve çıkış yolu aradığını gösteriyordu. Komünist dünyada, durdurulamayan hızlı inişin sonu nereye varacağı merak ediliyordu.

Bizde bu değişimin Yugoslavya’yı nasıl etkileyeceğini tartışıyorduk. Çünkü Yugoslavya Komünist Partisi Hırvat, Sırp, Makedon, Arnavut, Sloven ve Boşnak üyeleri birbirini eleştirmeye ve suçlamaya başlamışlardı. Bir anda Yugoslavya’yı meydana getiren Cumhuriyetlerde milliyetçi akımları baş göstermiş ve ülkenin geleceği tartışılır olmuştu.. Kısacası, tünelin ucu görünmüştü.

Çektiğimiz zulümleri imanımızla göğüsledik

Müslüman Boşnakların efsanevi lideri merhum Aliya İzzetbegoviç, Genç Müslümanlar Teşkilatı’nın devamı olarak kurulan SDA(Demokratik Eylem Partisi)’nın kuruluşunun öyküsünü şöyle anlatıyor: “GMT incelediğinde fonksiyonunun çok güçlü olduğu ve insanlarda derin izler bıraktığı görülecektir. Komünist rejim karşısında teslim olmayan tek teşkilat olmuştur.Yok edilmek istenen müslüman Boşnak halkının kimliğini korumak en büyük emelimizdi, bizi ayakta tutan güç buydu. Zulümleri imanımızla göğüsledik. Uzun yıllar cezaevi hayatı çeken üyelerimizle 1989’da gizlice biraraya geldik, o ruhu parti kurarak yaşatmaya karar verdik.

GMT’nin ihtiyarlayan ama ruhları genç olan bir grup insan hayatı bahasına yeniden ortaya çıktı ve SD kuruldu. Çocuklarımızı yanımıza alarak yola çıktık. Çünkü genç yaşımızda yemin ettik: İslam ve müslümanlar için çalışacağımız hususunda Allah’a söz verdik. Bunca cefaya rağmen yolumuzdan ayrılmadık. Komünistler battıkça, partimiz Bosna semalarında yükseldi ve beklenen güneş doğdu. Partimizin aydınlık yolundan yürüyen halkımız kimliğine sahip çıktı, partimizi iktidara taşıdı. Sevinç göz yaşları aktı, camilerde şükür namazları kılınarak Allah’a hamd edildi. Dünya bir kere daha görmüştür ki müslüman Boşnak halkı yok edilemedi. Bu bize Allah’ın lütfudur. İnanıyorumki, GMT ve onun devamı SDA, Yugoslavya müslümanlarının uyanışında tarihi rol oynadı.

Parti kurma fikri nasıl gelişti?

Parti kurma fikri aklıma cezaevindeyken geldi. Komunizmin birgün biteceğine inanmıştım ve planlarımı buna göre kurardım. Arkadaşlarıma cezaevindeyken bunları söylediğimde gülerlerdi. Mahkemede bile bu fikri savundum. Bu fikrimin yakın olduğunu, dünyada yaşanan siyasi ekonomik çalkantılardan anlamıştım. Bu çalkantıların Komünistsiz bir dünyanın doğum sancıları olduğu anlaşılmıştı. Bu günler için hazırlıklara başlanması gerektiğine inanarak parti kurmayı o zamandan kararlaştırdım. Zaman beni haklı çıkardı. Cezaevinde başlattığım parti çalışmalarımı çıktıkdan sonra arkadaşlarımla fiiliyata koyduk. SDA cezaevinde kuruldu. Tüm hazırlıkları arkadaşlarımızla içerde iken tamamlamıştık. SDA Yugoslavya tarihinde en hızlı örgütlenen parti olmuştur.

Neden SDA adını seçtiniz..?

Henüz ayrılık olmamıştı ve biz Bosna-Hersek’te yaşayan Sırp ve Hırvatları vatandaşlarımız kabul ediyorduk. Partimizin adını ünlü sanatçımız Saffet İseviç buldu. Görüş birliğiyle, partimizin adı SDA oldu. SDA’yı resmen Mart 1990’da kurduk. Kurultayımızı 26 Mayıs 1990’da topladık. Yugoslavya’da yüz küsur parti vardı. Elhamdülillah partimiz bunların içinde en büyük parti durumuna geldi. Müslümanlar olarak çok baskı gördük. Dinimizi öğrenebilecek kadar özgür olamadık. Ben İslamı ve mücadele şuurunu Mevdudi, Seyyit Kutup, Hasan El Benna ve Fazlurrahman gibi âlimlerin kitaplarından öğrendim. Partimizin kazandığı zaferler sayesinde İslam yeniden ülkemizde hayat bulmaya başladı. İlk seçimde oyların % 33’ünü alarak 130 sandalyeli parlamentoda 42 Milletvekilliği kazandık. Bu Müslüman Boşnak halkının ilk demokrasi zaferi oldu. Kısacası yok edilmek istenen bir halkın kimliğini ayağa kaldırdık, biz varız dedik.”

Aliya ikinci defa başkan

Aliya İzzetbegoviç’in anlattıkları burada bitiyor. Boşnak halkı 200 bin şehidin ardından özgürlüklerine kavuştular. ABD’nin Dayton kentinde parafe edilen ve Paris’te imzalanan anlaşmayla 4 yıl süren kanlı savaşın yaşandığı savaş resmen bitmiş olsada Bosna Hersek’te normal hayata dönüş kolay değildi. Yakılıp yıkılan bu ülkenin yeniden yapılanması birinci derecede düşündüren faktör olmakla birlikte, ülkeyi kim yönetecek, seçimler nasıl gerçekleştirileçek düşüncesi herşeyin önündeydi. Müslüman Boşnak, Hırvat ve Sırplardan oluşan taraflar kadar Dayton antlaşmasına imza koyan garantör ülkeler de, seçimin sonucunu merak ediyorlardı. 14 Eylül 1996’daki seçimlerde 24 ayrı parti ve bağımsızlarla birlikte 3398 aday yarıştı. En çok oyu toplayan Aliya ikinci defa Cumhurbaşkanı seçildi. Sırp ve Hırvatlar tarafından bölgeden kovulmak istenen müslümanlar verdikleri onurlu direniş sonunda hem bu bölgede kalmayı hem ülke yönetimini yeniden ele geçirmeyi başardılar. Aliya 1998’e kadar Cumhurbaşkanlığı yaptı. 13-14 Eylül 1998’da yapılan Devlet Başkanlığı seçiminde Aliya’nın şahsında müslüman Boşnak halkı bu zaferi yenilemiş oldu. Özgür ve Demokrat Bosna Hersek adı altında SDA (Demokratik Eylem Partisi), ZABİH ( Herşey Bosna İçin Partisi) ve LP (Liberal Parti)’den oluşan seçim koalisyonu Aliya’yı Devlet Başkanlığına aday gösterdi. Aliya Bosna Hersek Cumhurbaşkanlık Konseyi Başkanlığına seçildi. Sırp aday Zivko Radişik ve Hırvat aday Ante Yelaviç, Aliya’ya yardımcı olarak seçildiler. Böylece Aliya, halkı tarafından kabul bulmuş karizmatik lider olduğunu bir kere daha isbatlamış oldu.

‘Selam sana ey halkım!’

“Bu günleri gösteren yüce Allah’a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah cennet’de buluşacağız, onları Allah’ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız. Gelinen noktada herşey bitmiş değil, yeni başlıyoruz. Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yaşayacağım. Allah’a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayrağı teslim edeceğim inanmış yüzbinler var. Artık Bosna Hersek hür ve bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza, bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın.”

(Aliya’nın SDA’nın Genel Kurulu’ndaki veda konuşmasından)

http://www.timeturk.com/tr/2012/12/23/aliya-izzetbegovic-ve-mucadelesi.html

Hakkında Yunus Emre

avatar
Bosna Sevdalısı, İmam Hatip Mezunu İstanbul Üniversitesi Öğrencisi ...

Bir Cevap Yazın